Gitmek istediğin yola bir türlü giremedin mi? Yürümeye devam et… hep sabrettin ama o beklediğin hiç gelmedi mi? Sabırla beklemeye devam et… savaşmaktan yara bere içinde mi kaldın? Çok mu yoruldun? Biraz dur, dinlen ve kaldığın yerden devam et…
geceyi, gündüzü, yazı, kışı değiştiremezsin ama kendini değiştirebilirsin, denemeye devam et… sonradan kuşandığın silahlara güvenerek yaşama, hiçbir şeyin yokken sadece sen vardın… silahsız yaşa, kendinle devam et…
Onu sevmeden önce sen yine sendin, böyle her araba sesinde yüreğin ağzına gelmezdi. Gözün telefonda, aklını sürekli geri sarıp sorularının cevabını aramazdın. Sen, sendin çünkü, kendine aittin. Aştıkların aşacaklarının teminatıydı, şimdi ne oldu?
Yani elbette biraz özleyeceksin. Biraz kendini dağıtıp parçalarını oradan buradan toplayacaksın. Kaybettiklerini bulabilmek ümidiyle başka gözlere arayışla bakacaksın.
Onun dokunuşunu, gülüşünü, kokusunu, elini ve sesini düşüneceksin, özleyeceksin. Gayet normal… hiç kimsenin ve de hiç bir şeyin onun yerini doldurmadığını hatta dolduramayacağını zannedeceksin, tıpkı daha önce zannettiğin gibi… bu sefer başka, bu sefer gerçekten öyle diyeceksin… diyeceksin…
Her sabah uyandığında ve her gece uyumadan önce için onunla dolacak, biten bir yazı özler gibi, güneşi teninde özler gibi özleyeceksin. Kara kışlarda ve gri bulutlarda kalacaksın, üşüyeceksin. Uyuyabilmek en büyük eziyet olacak…
sen, yatağın ve yastığın, pencereden giren ışık, kimsenin haberdar olmadığı karanlık bir oda, senin kendini tükettiğin ve yeniden yarattığın yer olacak… kendine sorularından, nedenlerinden ve özleyişinden bir eziyet sunacaksın ve en sonunda yatağa girdiğinde soru soramayacak, özlediğini düşünemeyecek kadar sarhoş uyuyacaksın her gece… ne yapacağını bilmez bir halde dönüp durma!
Bugüne yeniden başla, unutmak için başla… Pencereni aç, soruların uçup gitsin, teninden armağan bıraktığı kokusunu yıka, buğuya yazdığın ismi kurumuştur şimdi, avucunla sil onu.
Kolay değil, olmayacak ki… ama olacak…
Ben… büyük şehrin küçük kadını. Biliyorum, birileri unutsa başkaları öğrenecektir adımı… geçtiğim yollarda ayak izlerim çoktan kayboldu, hiç kaybolmayacak sanıyordum… şimdi geçtiğim yollardan başkaları geçiyor, bu hep böyle…
Şimdi ben böyle kendime avuntular yaratıyorum ya, seni de unutacağım daha öncekiler gibi. Kendi halime bakıp aynada aynı şeyi yapmayacağım. İnandığım sözlerim benim can simidim. Boğmayacağım kendimi, tekrar çıkıp suyun üstüne yeniden nefes alacağım. Beni tamamlayan bir parça olmana aldırmadan eksik yanımı daha çok seveceğim senden.
Bir yılın dört mevsimi bitmiş gibi bakacağım sana. Mutluluklar, acılar, sevinçler, göz yaşları. Beklemeler, kavuşmalar, ayrılışlar ve biten bir yıl. Hoşça kal demek bir türk filminin son sahnesi kadar trajikomik olsa da… olsun… her şey oldurduğun kadar vardır…
Varlığın, seni kendimle oldurmak için, benimle olasın diye çabaladığım bir dünyaydı.
“senden ibaret”liği kaldırıyorum levhamdan. Hiç dinlemiyorum içimde bağıra bağıra ağlayan yanımı. Alışacak mecbur… hayalinin beni bir şizofren yapmasına da izin vermeyeceğim. Yok sayarak unutacağım seni… belki açılmayı bekleyen yüzlerce sayfayı karalayacağım ama hiç problem değil, artık biliyorum ki herkes birbirinden öğreniyor acımasız olmayı… herkesten çok kendimi önemsemeyi öğreteceğim kendime…
Ben, büyük şehrin küçük, küçücük kadını… Hiç istemedim büyümeyi ama zaman benimle aynı fikirde değildi… o yüzden olduğum kadar, oldurduğum kadar varım…
Bir gece yarısı sahil kenarında geziniyordum Gökyüzünde bir martı dolaşıyordu karanlığın içinde Sonra durup diyordum ki kim şaşırmış yolunu Dönüp bir ona bakıyordum bir de kendime. Peki ne işim vardı gecenin vakti burada Dalgalardan şarkı dinlemeye mi gelmiştim Yoksa arsız denizi mi ziyaret etmeye
Yoo! bir kırgınlığı daha kaldıramazken yüreğim Yakamozlardan haberini alıp geri dönecektim. Hay Allah saat gecenin sonunu vuruyor Yine kayıp toplamak istediğim yakamozlar Bu kaçıncı gece,uçan yine aynı martı mı Nerede senden haber getiren o parıltılar Bir gündüz daha eriteyim bu sahilde Ama bu son;takatim yok bir gece daha beklemeye Yine geldi tepemde uçuşup duruyor o martı Anladım şimdi benden önce toplayıp Alay eder gibi uçup dans ediyormuş tepemde. Aslında o şehrinden geliyordu her gece Ve gerçekleri görüp söylemek istemediğinden Benden önce yakamozları toplayıp gitmemi bekliyordu Hangimiz şaşırmıştı yolunu bilmiyorum ama Bir martı bile beni senden çok düşünüyordu...
İyi ki sevememişsin beni Yada sevmemişsin, benim sevdiğim gibi Hatta binde birini. Bünyen zayıf senin Çekemezdin çektiklerimi.
Dakikada yetmiş kez Damarların patlatırcasına Vücudunun her yanına pompalanmayı kalpten Ve yanaklarını ıslatarak Akmayı gözden Çekemezdin sen.
İyi ki girememişim Bu sıska ve uzun bedenimle İçeri o kalpten. Senin namına seviniyorum... Sevincim Yine sevgimden.
Neden mi?
Eğer kendini şaşırıp Sevseydin benim gibi Ve ben de Senin yerine geçip Yaşasaydım senin gibi seni Gözlerinden beynine Ve oradan kalbine inen Virajlı ve çetin yolun Bir dönemecinde Amansız bir kaza geçirir çok acılar çekerdin. Başın dumanlanır Alevlenirdi her yanın. Geçtiğin her yer cayır cayır yanardı, bir kaç gün içinde saçlarına karlar yağardı. İçin içine sığmaz İç savaş çıkardı sende
Aldığın nefeste, Gördüğün her nesnede Beni arardın. Duyduğun her adım sesinde Geleni ben sanırdın.
Rüyanın en güzel yerinde Ellerimi çekince ellerinden, Mermi yemişçesine En nazik yerinden Uykundan fırlarsın. Ve hıncını Yanı başında ki sigaradan çıkarırsın.
Telefona uzanır elin Ruhuna su serpecek bir sesin Seni rahatlatması için Aramak istersin; Araman yasaklanmıştır. Sen yasaksındır.
Yasasızdır Aslında bu yasaklar. Saçmadır bahaneler Ama dilden çıkmıştır artık Kalbi yıkan kelimeler.
Her an İçinde patlayan Binlerce volkanın Sende yarattığı depremlere rağmen sırf ben üzülmeyeyim diye Hiç etkilenmemişçesine Rahat davranmaya çalışırsın.
Dağılan su Kırılan bardağın etrafından ayrılmasa da Bardak kırılmıştır artık.
Onun için İyi ki yerimde değilsin İzin vermemiş iyi ki prensibin Ve iyi ki beni sevmemişsin. Sen İlk baharın İlk çiçeği gibi nadidesin. Dayanamaz kırılırdın aldırmaz tavırlarıma
Sabah Ezanlarından Sonra Okunan Selanla Bitti Bu Masal Gökten Düşen Tek Bir Elmayla Başladığım Yere Döndüm. Öğütlenen Ve Örgütlenen Bir Yalnızlıkla Hiç Hatırlanmayacak Günlerin İçindeydim İlk Zamanlar.. "Gidersem" Diye Aklından Geçirdiğin Günlere İhanet Başladı Sonrasında.. İkisi Hariç
Gittin Ve Sesini Çok Özledim Doğru. Parmaklarımı Kırdım Telefonlara Uzanmamak Adına. Gittin Ve Sen Gibi Kimseyi Sevemedim. Sen Bana Gölgeni Bırakmıştın Bede Sana Kefene Sarılı Yüreğimi Birbirimize Verdiğimiz Hayat Hediyelerimiz Bu İkisi İşte.. Hiçbir Akıl Hastanesi Kabul Etmedi Beni Yanılmamıştım Aşkın Akılla Bir Alakası Varmıki Kabul Etsinler.. Şaşırttım Seni Gidersem Diye Aklından Geçirdiğin Düşüncelere İhanet Ettim.. Gittin Ölmedim Acıları Bana Akan Sevgimde Boğulmadım Zamanla Unutursun Diyenlere İnat Yokluğunu Varlığına Çevirerek Zamanları Büyüttüm Gidişinin İntikamaını Alındım Sermedim Kimsenin Yoluna Kendimi Yarısızlığa Yakışır İntiharları Seçmedim Zarar Vermedim Sana Ve Sana Yakın Bütün Bir Hayata Gittin
Bırakmak kendimi yanına Gökyüzünden geçen kuş tayyare kadar bile olsa, ne fark eder? .. Çöplüğünde eşelenen topal tavuk, elbet ondan evlâdır! .. * Gider birileri... Çünkü, gitmesidir gereken! Kalmak; kalabileceğine inanmakla başlar... Kalmak ise savaştır. Savaşçıya örnek; Osman'dır. Hani geri dönen ve düşmüş başını alıp, koltuğunun altına sıkıştıran Genç adam! .. * Sor şimdi kendine; sen, onun için nimet misin, külfet mi? .. Arkada kalan yarısını dürüp, kendi yârına gidiş hangi adımlarla yapılır? .. Ve hangi adamlar tarafından yapılır? ... * Gönüldür yedeğinde 'adamlığı' götüren! .. * Yarın, yârı sarınır; Yârı yarı'n bildikçe! .. * Gökyüzünden geçen kuş tayyare kadar bile olsa, senin için fark etmez... Sen, elinde kalanlara bak ve kalacak olanlara! Çünkü gider birileri, çünkü gitmektir birileri için gereken. Çünkü kalmak; Kalabileceğine inanmakla başlar! * Saysam 'gidiş' sebeplerini bazen kırıcı olur, ya da ayıp olur, veya yersiz olur, yahut erken olur, , , hatta belki söz için çok geç olmuştur artık... Halbuki beraberlik; İki kişinin, iki bacak gibi yan yana yürüyebilmesidir! .. ..... Biri topuklu ayakkabı, biri terlik giymeden... Biri şu kadarcık adımlar, biriyse nah bu kadar atmadan... Eşit ve denk ve uyum içinde kalabilmektir beraber olmak! * Kenenin köpeği sevmesi aşk değildir. Devenin eşeği sevmesi aşk değildir... Balığın solucan sevmesi aşk değildir... Aşk; kalmaktır... Ya da daha açık olarak; Bırakmaktır kendini yarin yanında! ..
İçinde biriken bir umman gibi olan kederlerin en acımasız olduğunda sonuna bir nokta koy , Doyasıya ağla bu gün Yaslanki yasama duyduğun umutsuzluğun,çaresizliğin Verdiği acıları gözyaşlarınla sil bu gece kalbinden Yasla basını omzuma; Anlat herseyi seni üzen ne varsa,kimsesizim diye aklından geçmesin üzüntülerini yanlızlığında gizleme, Hiç ummadığın anda hayatından cıkanların ızdırabını kendine yükleme,verilen emanetin iadesidir bu Yasla basını omzuma; Düşün,hisset,içinde yeşeren gülleri seyret doyasıya kokla,baharda canlanan hayatla gelen güzellikleri izle Yaradanın sana verdiği bu hayatı istenildiği gibi yaşa Yasla basını omzuma; Hayatın sana verdikleriyle ve senden aldıklarıyla yetin, Omuzlarında tasıdığın yukun ağırlığı hissettikçe çoğalır Çoğaldıkça ağırlasır,bir günde herseyi olduğu gibi kabullen değer verdiklerin seni bu uzun yolda yanlızlığa sürüklediğinde,yaradanın;her nefes alısında İçinde olduğunu düşün Yasla basını omzuma; Yorgunluktan düsen basını ağarmış saclarına inat bir Kez daha dik tut! içinde kopan fırtınalara bir set cek Ve aldığın nefesin değerini, sana hiç düsünmeden her seyi vaadeden,bütün bu olumsuzluklara rağmen Yaşananlara rağmen sana yanlız değilsin diyeni İdrak et !!!!!!!
Bulutlara dolaşmış bir uçağın, rüyalarında “hava limanlarını” görmesinden ne farkı var ki; burnunun, sabahları “kızkulesi” diye sızlamasının? .. Kızkulesi, , , mıknatısındır; Seni bana bağlı kılan! .. Kaybolmuş gemiler için; uzaak, zayııf, cılıız, titreek, soluuk ve soğuuk bile olsa, bir deniz feneri ışığının ne demek olduğunu anlıyor musun şimdi? .. Duyuyor musun, soğuğu? .. Üşüyor musun, korkuyor musun; titriyor musun? .. Hadi, dokun sesime! .. Tut, nefesimi; ve oğuştur, ısıt ellerini! ..
Savrulurken dalgaların arasında; Ne altından geçsin “Hüdâyi yolu”, ne üstünden... Sen de geçme; Koy gönlünü, huzûra! ..
Ben... Aşka kılıf aramam! .. ..... Kendimden ve zamandan ve mekândan çaldığım bir ödülse bu sevda; Saplarım yüreğime... Sen kanarsın içimde! .. Senden ve benden bile aldığım bir ödül isen eğer; saplanırsın içime! .. Kılıfın “ben” olurum... Aşka kılıf aranmaz! ..
Şimdi, ben... Çatlamış dudağıyla yalvarırken tarlalar, içindeki çiçekler bükerlerken boynunu... Elbette rüyalarınım senin... Her gece kim ağlıyor karanlığın içinde; kederlenen toprağa, içini süzen bulut gibi? ..
Biliyor musun; dibi kayalık bile olsa, “huzur’dan gelip huzûra giden” yolun kıyısındaki şu garip Kızkulesi, kız kulesidir; seni bana mahkûm eden! .. Söyledik ya... Dedik ya; aşka kılıf aranmaaz! Ne çaldı isen benden; hediyem olsun... Sen... Yüreğimde saplı kal; Başka talebim olmaz! ..
Toplamaya geldim... Ve göz yaşlarım gibi onları biriktirip avuçlarımda; Koklamaya geldim! ..
Geldim... Geldim işte; Lacivert gözlerine düşürdüğüm yıldızlarımı toplamaya geldim... ..... Geldim! .. Gözünün bebeği gibi kalıp kalmadığımı... Ve yani; Enginliğinin ortasında beni sarıp sarmadığını hâlâ, bir küçük karacık gibi; Yoklamaya geldim! ..
Fırtınalar koptukça içinde; tutulmaz... Ve sen çıldırmış gibi döndükçe etrafımda, başımı döndürerek... Ve sen, çırpındıkça ayaklarımın, dizlerimin dibinde... Ve sanki yutmak istercesine beni, ve içine almak istercesine üzerime abanıp; savrulan ıslak saçlarını kaçırdıkça omuzlarıma... ...Oklamaya geldim; zamanı gözlerinden! ..
İşte o an; Bütüüün, , , sesler, , , vuruldu, , , canevinden! .. ..... İşte o an; Karaya kesen âlemden bir tek yıldız damladı bitmeyen bir düşüşle... Bir tek yıldız damladı; Masmavi! ..
Aslında ben ağlamayı bilmiyordum, biliyor musun; Sen, öğretinceye kadar! ..... Aslında ben; yıldızlarımın ışığından çekeceksin sanıyordum kendini, tırmanacaksın sanıyordum göğsüme doğru...
Sen, tencerenin kapağında sanıp her ışıltıyı, üstelik gördüğün parıltıları da içindekilerin
buharından bildin... Kaynadın sonra bu yüzden; Üstünde ve altımda ateşten bulutlar uçuştu, yakıcı! .. ..... Seni değil, senden gelenleri zaptedemedim!
Biliyorsun... Sonunda döküldüm üstüne pırıl pırıl; Ama ben “kara”ya kestim! .. ..... Biliyorsun; Geldim işte yine sana... Geldim, ama; Lacivert gözlerine düşürdüğüm yıldızlarımı toplamaya geldim... Sadece yolumu görecek kadar; Gözlerine dökülen yıldızlarımdan toplamaya geldim...
Merhaba diyerek başlamıştım blog yolculuğuma..’’merhaba’’ benden zarar gelmez cümlesinin kısaltılmışıydı.. kah neşelendim kah hüzün biriktirdim sinemde.. artık gitme vakti geldi.. merakta kalmayı hiç sevmedim,sevmediğimi başkasına yaşatmayıda.. gitmeye karar verdim veda etmeden gitmek yakışmayacağı için son bir kelime ile kapatıyorum bu sayfayı ‘’HOŞÇAKALIN’’dostlar. Hakkınızı helal edin..
Herkesin icinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar, bir gün bir günes parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çicekler açtığını, ruhumuzun rengarenk bir agac gibi rüzgarlarla dansettigini görürsünüz. Sonra(...) O rüzgarlarla danseden çiçekler, bazen manasız kaprislerle, yanlış anlamalarla, hoyrat fırtınalarla örselenip, yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acının tohumları olur aşkın çiçekleri. Zakkum yeşili çiçekler halinde büyüyüp, içinizi yakıp kavurur. Aşka lanet eder, unutmaya çalışır, acıyı öldürebilmek için aşkıda öldürmeye uğraşırsınız. Ve unuttukca bir şeyler eksilir sizden. Acıdan kurtulabilmek için eksilmeye bile razı gelirsiniz(...) zamanla, hayatın geniş bir bahçe olduğunu, yalnızca sevincin yada yalnızca acının çiçeklerini değil, kaçınılmaz olarak hepsini birden içinde barındırdığını, çiçeklerin bir kısmından vazgecmenin bahçenin bütününden vazgeçmek olduğunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz...
ya sen konuşacaktın ya da...gece ben üzerime ay düşen düşte hangi ayrılığıma susacaktım?
(Kadri Karahan)
Mavi bir yalnızlıksın bende. Denizden rica ederek aldığım bir emanet yüreğimin saklı koyunda. Susmak istemesem de susuyorum ve kızıyorum zorunlu uzaklıklara. Bir yanlışlık olmasın, elbette barıştım aşkın yabancı, huysuz ve uzak diliyle. Ama yine de ağır geliyor bazen palamarı çözmek ve açılmak kıyısız limanlara. İnsanız sonuçta, an geliyor özlüyoruz konaklamayı, kalmayı, “kal” denmesini. Kim istemez yorgunluğunun sıcacık ellerle temizlenmesini?..İstemem deme, yüzünden aktığım gün sana değdi düşlerim, yüzümde resimlenmedin, deme.
erimemek adına bütün şeker biriktirmelerim siz bilmezsiniz, ben bilerim acıları kanatmadan
Ağlara takılan ağlamalarım kadar genç kaldım vedalarda. Balıkçı motorlarına sakladım huysuz bekleyişlerimi. Sabah ezanlarında sabahladım ve tazeledim umutlu dualarımı. Kimseler görmedi birikmişliğimi, evinin önünü süpüren, yetmiş yaşını saçlarında gizleyen Anna teyze bile. Dilinden düşmeyen Rum türkülerinde ağladım, anlamını çözemediğim kelimelerin ağıt yakan seslerinde. Bilir misin, şarkılar her dilde anlaşılır, her dilde aynıdır sevmeler.
Şiirlere gömülüyor dudaklarım, mısralar boyu yalnızım işte, tıpkı mavi bir yalnızlık oluşun gibi bende. Engin Turgut yazmasaydı, ben de aynı şekilde sana dökülebilir miydim sence?
“size her gün zarfsız mektuplar yazar, gönderemediğim için pula dönerdim! siz
acı bir şarap, zalim bir bahane, başkasının kuğusu değil miydiniz?”
Ya geç kalırız ya da erken geliriz hayata, aşk adına başka yollara sapmak, başka göllerde yüzmek hep mavi yalnızlıklar adına. Göndermediğimiz, göndermeyeceğimizi bildiğimiz ama yine de yazdığımız pulsuz mektuplarda akarız sevgilinin kuytularına. Çünkü mektuplarda bize aittir aşk, başka kollarda olduğunu düşünemeyeceğimiz kadar. Çünkü sevmeler, kalemimizden damlayan bir duadır inatla beklenene, gelmeyecek olsa bile. Sen de bir duasın dilimde, mutluluğun için her gece yüreğimden gökyüzüne gönderdiğim masum sessizliğim işte.Bu defa aklıma Akgün Akova düşüyor; “ sevişmeden seni seviyorum diyen kadınların sevgisine inanmıyorum” diyor. Haklı sevda direnişi, anlamlı bir sürgün ten çıkmazlarında, aleni bir itiraf. Ama sen bana inanabilirsin tüm kalbinle. Sadece bedeninle değil, gözlerinle, ruhunla, sessizliğinle, yorgunluğunla ve direnişinle, arlı arsız kelimelerinle, kırılgan teninle, masumiyet abidesi uykunla, hala okulu kıran çocukluğunla, sevimli haylazlığınla, gülüp geçtiğin sakarlığınla, inadına aşk kokan uzaklığınla seviştim, seninle beraber Sen nehri gibi akan kahkahalarınla. İşte bu yüzden daha çok inanabilirsin seni sevdiğime, sensiz isimlenen sevişmelerime. Mavi bir yalnızlıksın, dudaklarımda tazelenen ruj izlerinde.
Ağlamak istiyorum ama sıkışıp kalıyor göz yaşlarım derinlerimde. Benimle hep uğraşan hayatı sevdim ve bu yüzden sevginin acı tarafında yıkılıyorum bazen. Özlemlerimin hep uzakta olması büyüttü belki de yüreği ama artık büyümekten de yoruldum. Özne olmayı beklediğim cümlelerin yükleminde sıkışıp kalmak terletti belki de. Ellerim kavuşmaya meyilli, yani sana, yani özlediğim her uzaklığa. Ertan Mısırlı yanaşıyor yanıma, Cemal Süreya’ya seslendiği kelimeleriyle;
“aşk dedim sana Cemal abi! ırmağa ilk taşı atan sendin sakladım içinde suyun sesini bu yalnızlığı ben istemedim kalbim, alışmalısın daha büyük sarsıntılara”
Canım sıkılıyor ve canımın bir posa haline getirilmesi kimsenin umurunda değil. Zaman zaman kapıma uğrayan gitmek arzusu yine zile bastı, açıp açmamak konusunda kararsızım. Ne istediğimi sorsan, gitmekten yana olduğumu belki de en saf haliyle sana itiraf edebilirim. Nereye mi? Kendime gitmek istiyorum. Düşlerime, dokunmak istediklerime, koynunda kalmak istediğime, huzura...Beni benden alan sende dinlendirebilir misin? Bak ne diyor Oğuzhan Akay, “ sen büyük bir aşka halayıksın çocuk / benimse gidecek yerim yok kendimden başka” Beni elimden tutup kendime getirir misin? Mavi yalnızlığım, benden yana düşer misin?
Nerede yüzüm gülüyorsa biraz da oralıyım. Terminaline girdiğim her şehirde bir bakış bıraktım sulanmak üzere. Yine de bilmiyorum nereye ait olduğumu, aitlik diye bir şey var mı yalnızlığım? En çok İzmir kucakladı beni, en çok İzmir sarıldı, en çok İzmir bekledi, belki de bu yüzden en çok İzmir’in kadınıyım. Birinin kadını olmak yaraları temizler mi süt dökülmüş dilim? Deli kanlı umudumun tahliyesi için bir imza da sen verir misin? “belki değil mutlak umudu paylaşırdık” diyor Düş Sokağı Sakinleri, umudumu beklerken duvara benimle çentik atar mısın? Mavi yalnızlığım, umudumu paylaşır mısın?Kalemi de şarkıları kadar keskin kadın, Umay Umay, nasıl da güzel döküyor aslında benim de dökmek istediklerimi;
“..sana iyi şeylerden bahsetmek istiyorum, iyi olan şeyler, iyi ve uzun olan. Bizi sevgi dolu ve güçlü yapan şeyler. Gülmeyi yeni öğrenen bir kız çocuğu gibi acemiyim. Sana anlatacak doğru dürüst bir gerçek ya da avutacak kadar güzel bir yalan bulamıyorum. Sadece seni hayatımda üç kez görmüş ve unutamamış olabilirim. Sadece seni sevmiş olabilirim..”
Sabah olmak üzere, birazdan gün doğacak tatlı sessizliğiyle. Uzaktasın, senin yürüdüğün sahilde de gün aydınlanmak üzere mi acaba? Öyleyse yeni doğan gün için benim adıma bir ‘merhaba’ bırakır mısın denizin kenarına?
Ne çok susuyoruz, ne çok ama. Oysa kelimelerimiz var dolu dizgin, gözlerimizde yazılan hikayeler var, koşarak gelip de bize sarılan imgelerimiz var, gülüşlere bağışlayan lirik sarhoşluğumuz var, ıslak öpüşlerle kutsadığımız şiirler var...Ne çok susuyoruz, ne çok kalabalığız ama. Neyi özlüyorum, neyi arıyorum diye düşünürken, sessizce yanaşıyor yanıma Yılmaz Odabaşı, başımı sallıyorum geçerken kelimelerinin içinden: “....sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda...yüzünü özledim, yüzünü... anlasana...” Derin bir yanıt bırakıyor suskunluğumda, yüzünü ararken beyhude bir özlemin içinde. “ İnsan sevince birdenbire ağlıyor”, diyor, insan sevince birdenbire susuyor belki. Birdenbire susturuluyor belki de. Mavi yalnızlığım, yüzünü özledim, yüzünü, anlasana.
Şarkılar geçiyor yüreğimden, usul usul, uslanmadan, dalgalanarak kimi yerde. Uzakları getiriyor, eritiyor, dinlendiriyor, en azından bir süre. En azından şarkılar var mavi yalnızlığım, en azından yalnız değilim notaların içinde.
söylediğim bütün şarkılar sarhoş yalpalıyor notalar dilimde şişeleri ben değil, çocuklar devirdi ve kaçtı yalanlarım ergenlik çağında, bakire
Yalnızlık aslında en kalabalık anlarımız değil mi zaten. Düşlerimizin kulaç attığı zamanlar, kuşların göğsümüzde uçtuğu, denizin bedenimizde köpürdüğü, vedaların elini uzatamadığı zamanlar değil mi? İstediğin yere gidebilirsin, istediğin kadar uzakta durabilirsin, istediğin kadar susabilir ve istediğin koyda kalabilirsin. Beni merak etme, şarkılarım ve gülümseyen yalnızlığım var. Deli eden yansımalarım, her gün yeniden ‘merhaba’ diyen yüreğim, sapına kadar haylazlık kokan çocukluğum var. Sanki sesimi duymuş gibi konuşuyor Azime Akbaş, sesime ses verir gibi;
“mor özlemlerin dağınık yüzlü masalıydın sen söylenmeyen iri ve maviydi zamanların yıldız yıldız özlemdin, vuruldum çocuk tavrına”
Artık kabuğuma çekiliyorum dökmek için eteğimdeki şiirleri. Dudaklarımı ıslatan taze gülümseyişler doğuracağım seni içimde sonsuza dek koruyarak ve kor vedalardan alabildiğine uzakta tutarak. Sen sus ama yüreğimdeki sesine dokunma, o hep konuşmak isteyecek. Biz böyleyiz, düşler ve düş sesleri içinde, kırılgan yanlarımızı bileyerek, sevgiyi keskin tarafından yaşamayı seçeceğiz. Biz, düşlerim ve ben, seni durduk yere özleyeceğiz. Mavi yalnızlığım, özlenmek seni rahatsız etmez değil mi?
balıklara kanat takarsak, uçururlar mı bizi suların karanlığında, merak ediyorum komik aldanışlar kulübünde şarkı söylemiyorum artık, sana söylüyorum
Sekiz yaşında bir şehit çocuğunun haykırışları......;
Yine seni özledim. Yine aklım karıştı baba... Özlem aklı karıştırır mı? Bunu öğretmemiştin bana. Bugün benim doğum günüm.Şimdi sekiz yaşımdayım.Büyüdüm erkek oldum ama hala anlamıyorum sen neden yoksun baba.Önlük bana çok yakıştı. Senin hep görmek istediğin gibi pırıl pırıl bir öğrenci oldum ama sen göremedin, üzgünüm çok üzgünüm baba...
Karlı bir kış günüydü. Seni bir tabutun içine koymuşlardı. Yine çok yakışıklıydın. Derin bir uykuya dalmıştın. Çağırdım defalarca seslendim sana,cevap vermedin küstüm sonra. Hani söz vermiştin. Kartopu oynayacaktık ilk kar yağdığında.
Hava çok soğuktu ama babannem ağlarken "oooyyy ciğerim yanıyor" diyordu.
İnsanın ciğeri nasıl yanar baba?
Çok büyük bir kalabalık vardı. Herkes ama herkes ağlıyordu.
Hep bir ağızdan "ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ" diyorlardı.
Sen şehitsen ölmüş olamazsın.
Ölmediysen nerdesin baba?
Kocaman bir Türk bayrağına sarmışlardı tabutunu. Sen onu hep göklerde görmek isterdin. "Kutsal sevdam bayrağım" derdin ya hani. Nedense biraz da kıskanırdım o zaman seni. Affet baba. Peki neden anlamıyorum hala.
Şimdi sen öldün mü? O zaman vatan bölündü mü?
Çok karıştı aklım baba. Vatanı kim bölmek ister ki. Bu büyük günah değil mi?
Dedem anlatırdı ya hep "benim dedem Çanakkale'de şehit oldu vatanı kurtarmak için" derdi ya... O zaman büyük büyük dedem yok yere mi öldü? Neden tekrar vatanı bölmek istiyorlar baba?
Hani okula gidince her şeyi öğrenecektim. Bunları neden öğretmiyorlar baba?
Bildiğim tek şey var. O da sen yoksun yanımda. Annem çok özlüyor seni biliyorum. Babanla gurur duyuyorum diyor. İnsan gurur duyunca ağlar mı? Özleme alışır mı baba?
Biliyor musun baba,benim ciğerim yanmıyor, elledim sıcak değildi fazla. Hem duman da çıkmıyor. Ama içimde bir yer var. Seni her düşündüğümde orası çok acıyor, sızlıyor, sanki kopacakmış gibi oluyor. Sanki birileri devamlı kalbimi sıkıyor. Galiba sen yokken hep hasta oluyorum baba.
Bu acı nasıl diner? Ellerin ellerimi nerde bekler? Koşabilmek için seninle yollar bizi nasıl özler? Vatanı hangi canavar böler? Onlara senden başka kim dur der?
Gel de anlat bana. Anlat,öğret ki bende şehit olayım baba...
Bir bank üzerinde sessiz oturmuşluğum Kızkulesinin kısık gözlerle etrafı süzmesi Kafamı kaldırıp uzaklara doğru bakarken Denizdeki karanlık fırtınada seni bulmuşluğum Duyduğum her seste,gördüğüm her yüzde Seni aradığım o koşuşturmadaki yorulmuşluğum. Bir bank üzerindeyken bakıyorum etrafıma Martılar bile karanlıkta tek tek uçmakta Yanıbaşımdaki büfede derinden bir sevda şarkısı El ele,göz göze geçen sayısız çift Ve daha nice görüp hatırlayamadıklarım. Ama kızkulesi hala bakıyor karşıdan bana Aklıma birden çok sevmişliğim geliyor Yakıyorum bir sigara çıkarıp cebimden Elimde büfeden aldığım demli çayım Üstelik buz tutmuş henüz yarısında Seveceklerim de o kadar meçhul değil hani Ya sana benzeyecek mutlak bir yanı Ya da attığı okla kalbimden vuracak Sana benzese de yeter bana aslında Bu kadar çok ok üstüste binmişken İnanmışım bir okluk boşluk bile kalmadığına Tam karşıdan kızkulesi geriyor bir anda yayını Sert birşey çarpıyor göğsümün orta yerine O kadar okun varlığına aldırmadan Sanki ilk kendi vuruyormuş edasıyla Bir okluk yer açıyor yüreğime ansızın Derken bir gülücük süzülüyor yanaklarımdan Vurulmuşluğum vurmuşluğumu ezip geçiyor Oysa kızkulesi uzaktan kısık gözlerle bakarken Saklamış arkasına en tanıdık silahını Şöyle bir bakıp beni seçerken aradan Uzak hayallere daldığımı farketmiş olmalı Denizdeki karanlık suda seni buluyorum Bir ok daha gelip değiyor göğsüme Bankların üstünde tekrardan soluyorum Aldığım bu darbeyle sağa doğru yatarken Kan revan içinde yere devriliyorum Devrilirken aklıma gelip gezinen o soru Nedense her düştüğümde bildiğim tek şey Yar! ben bir tek seni düşünüp,özlediğimde vuruluyorum... alıntı
Satırlarından geldim birkaç saat önce...Uzun zamandır okumadığım ve özlediğim satırlarından.Sessizliğin fazlasıyla konuşkandı. Beni bir zamanlar anladığına inandığım satırlarından geldim, yürekli sevginden...Okudum seni, hasretle ve sevgiyle..Ama ben senin, artık hiç yazışmayacağımızı bilen satırlarından geldim. Düşlerin nerede sevgili, düşlerini göremediğim satırlarından geldim. Korkuların ne zaman bitecek sevgili..? Düşlerin ne zaman gün ışığına çıkacak..? Ve sen nereye yerleştirdin sana verdiğim güzel sevgimi..? Ört üstünü ne olur, üşümesin ve gösterme kimseye. Özenip, beğenip almaya kalkmasın. Bari sevgim sende kalsın. Çünkü ben senin, artık beni istemeyen satırlarından geldim. Beni aramayan, merak etmeyen ve özlemeyen satırlarından. Gülüşlerim sende kaldı demiştim, doğruymuş. Seni okurken birden gülmeye başladım. Tekrardan yanıma almak istedim, size ihtiyacım var dedim, gelmediler. Ve ben senin, gülüşlerimi alıkoyan satırlarından geldim. Görüyorsun işte, sadece ben sevmemişim seni. Bana ait her bir güzellik seni seçti, senin yanında kaldı.Bana sadece ben kaldım gibi. Artık biliyorum, belki de seni kimsenin çözmesini ve tanımasını istemedin diye, o kapalı kutu gibi kapattığın yüreğini kimse anlamasın diye bıraktın beni. Sen aşk adamısın, sen her mevsim aşık olmalısın, bu yüzden, daha fazla yakınlaşmak adına korktun. Birine tekrardan yakın olmaktan..Bu yüzden bana bir ayrılık hediye ettin, beni bana bıraktın, sen sana kaldın. Ben senin, sana kalan satırlarından geldim sevgili. Sadece sana ait olan satırlarından...
Biliyor musun, hiçbir zaman çözmeye çalışmamıştım seni. Konuşmalarının arasına sıkıştırdığın cümleleri aldım sadece senden. Her görüşmemizde “benden yana hiçbir zaman kuşkun ve korkun olmasın” diye başlayan cümlelerini aldım. Korkuyorum derdim ama sen sürekli sana inanmamı ve güvenmemi isterdin ve biz oturup saatlerce konuşurduk özlemlerimiz üzerine. Oturup saatlerce konuşur ve gülerdik. Gülerken yüreğim kayardı sana doğru ama sende beni yalnız bırakmaz, bana yüreğini açar, bu küçük sevgi oyunlarına benimle beraber katılırdın. Ve bu sevda sözlerin beni öyle çok etkilerdi ki, her telefonu kapatışımızda sana doyamadan sesinden uzaklaşırdım. Sen görmezdin, ben yanardım. Sen görmezdin, ben hep yanardım. Her konuşmamızın bitişinde, ben yüzünü çizmeye çalışır, kilometreler ötesine taşırdım. Belki de sen başından beri biliyordun sevgili, kısa bir zaman sonra çekip gideceğini. Benden sana inanmamı istiyordun ama biliyordun. Herkes biliyordu..arkadaşlar, dostlar, hayallerim, umutlarım..Bir ben bilmiyordum. Dile kolaydı, insanlara kolaydı, sana kolaydı, bir bana kolay değildi sevgili. Ben senin, bütün bunları bilen ama unutan satırlarından geldim. Beni her gün biraz daha geleceğimize hazırlayan ama o gelecekten sinsice uzaklaşan satırlarından. Böylesi bir bitiş yakışmamıştı bize, sana..İşte bu yüzden ben senin, bu bitişe yakışmayan veda satırlarından geldim sevgili.
Artık o kadar çok yoksun ki, ben de ne kadar varolduğunu karıştırıyorum bazen. Yokluğun varlığını geçti. Benim varlığım ise tarihi eskimiş mektuplarda kaldı nedense. Basit birer mektup değildi onlar. Sakın öyle düşünme. Senin gördüklerinden de fazla, benim gördüğüm; heyecanlar, kalp atışları, kavuşmaların şehveti, birikmiş hasretler ve aşk vardı tabi ki..Bu yüzdendir ki asla yırtıp atmaya kıyamadım, seni içimden çıkarmaya kıyamadığım gibi. Ben senin, beni içinden çıkarmaya kıydığın satırlarından geldim...
Yalancı bir bahardayız. Bense bu yalancı baharda, yalancı gülüşler dağıtıyorum etrafa ve gariptir hiç umut kalmadığı halde gelme ihtimalini hesaplıyorum, kağıt kaleme gerek duymadan. Gözlerimi kapatınca kurduğum hayaller rotasını şaşırdı zaten sevgili. Olur olmadık zamanlarda, olur olmadık bir şekilde karşıma çıkıp, geldim diyebilme ihtimalini düşünüyorum. Sakın ha, bu, okullardaki havuz problemlerine benzemez. Ben senin, bir nehir gibi bana akabilme olasılığına düştüm. Bir aşkın bitişi, bir nehrin kuruyuşuna benzermiş. Ben senin, o nehri kuruttuğun satırlarından geldim sevgili...
Aklıma düşüyor deli dolu, sevgi dolu mesajlaşmalarımız. “Tatlısın yine yüreği aşk kokan ama aşktan korkan kadınım”..demiştin..O kadın şu an nerede bilmiyorum ama artık aşktan daha fazla korkuyor. İnancını ve güvenini yitirdi, bana her zaman güven diyen bir adamın, uzayın boşluğunda kaybolan sesinde. Oysa ki sürekli, benim çekip gitmemden korkardın, “içimdesin, kimse alamaz sen gitmedikçe” dediğinde bile biliyordun aslında hiçbir yere gitmeyeceğimi. Gitmedim...gitmeyecektim..gitmeyi hiç düşünmedim..peki bana gitme diyen adam nerede..? hani kimse alamazdı beni senden ben gitmedikçe..? Tüm sorular, tüm mesajlar ve tüm resimler bir film karesinden çıkmışçasına donuk ve anlamsız..Film bitti ve dağıldı oyuncular.Yönetmen karlı bir iş yapmanın sevincinde, seyirciler finalin hüznünde, baş roldeki sen ünlü bir oyuncusun artık...Ve ben senin dillendirdiğin bütün replikleri unutan satırlarından geldim sevgili..söylediğin bütün replikleri unutan satırlarından...
Gözlerinden biraz hüzün içmeme izin verir misin...? Bitmiş olsa bile aşkın, geceleri maskesini çıkartıp da yatan bir ben kalsam da yalnızlığımda, bana biraz umut ve anlayış verir misin..? Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ama içimdeki çocukluğu güldürmek için bana rengarenk balonlar alır mısın..? Ağladığım ve korkularımı yenemediğim zamanlar oluyor bazen. Sesimi uzaklardan da olsa duyup gelerek, bana biraz sabır ve gülüş verir misin sevgili..? Ben senin, bu sorulara cevap vermeyen satırlarından geldim. İçindeki beni bir kurşun hızı kadar çabuk unutan satırlarından. Her konuşmamızın arasına karışarak, bana hep “girit rüzgarım” dediğin satırlarının içinden geldim. Girit rüzgarını sevildiğim zamanlarda bırakarak..
Alkol kokularının arasında sıkışıyor yalnızlığım. Seninle beraber gezdiğimiz sahil kasabalarını, deniz kenarlarını, köy sokaklarını özlüyorum. Dinlediğimiz ve söylediğimiz şarkılarda bıraktığımız içten sarılmalarımızı. Seni özlüyorum..Kendime daha fazla ne kadar yalan söyleyebilirim bilmiyorum ama o zamanlardaki seni çok özlüyorum. Yalanlarla aram çok iyi şu sıralar. “Sus artık” diye başlayan mesajlar gönderirken, ayağımı yerden kaldırıyor, parmaklarımı üst üste getiriyorum. Sana söylediğim yalanlara da alıştım, kendimi kandırmayı bile seviyorum. Ben senin, benim bu yalanlarıma inanmayan satırlarından geldim sevgili. Bu yalanlarıma hiç inanmayan satırlarından..
Hayatın acılarıyla ve sorunlarıyla uğraşıyorum her gün. Ve her sabah, bugünü de atlatabilecek miyim düşüncesiyle geçiyor vapur saatleri. Yorulduğumu ve bittiğimi hissettiğim, tökezleyip tam yere düşeceğimi fark ettiğim anlarda, gözlerimi kapatıp, beni bir yabancı gibi ortada bırakışını aklıma getiriyor, yüreğimdeki sahipsiz sevginden, inanamayacağın bir şekilde güç alıyorum. Yine de, benden ayrı olsan da, hala yaşadığını ve uzaklarda da olsa, bir yerlerde nefes aldığını bilmek; küçük şeylerden mutlu olan Polyanna misali ısıtıyor içimi. Yokluğunda varlığın gibi sevgili. Hiç fark yok. Ve ben yokluğunu da varlığını sevdiğim gibi seviyorum. Çünkü ben sevgime kırgınlığımı bulaştırmadım sevgili, söylemedim ona beni ne kadar üzdüğünü. Bu yüzden, cinsiyeti ve şehri belli olmayan bir sevgi taşıyorum içimde. Ve ben senin, artık bu sevgide bir sorumluluğun olmayan satırlarından geldim sevgili.
Yalnız olduğumu düşünme sakın...Hiç olmadığım kadar kalabalığım belki..Beni gerçekten sevildiğime inandıran hayat ve şiir dostlarım, daha gidecek çok yolum, söylenmiş ve söylenmeyi bekleyen şarkılarım, hınzırca gülümseyen yavrukurt sessizliğim, henüz içinde dans edemesem de deli yağmurlarım, nasıl çoğaldığını hiçbir zaman anlayamadığım sabrım ve gücüm ve ne istediğini bilen düşlerim var..Verdiğin sözleri tutamadığın için üzülme sakın, hayat herkesi farklı şekilde büyütüyor ve ben hayatın bir şiir olmadığını biliyorum sevgili, mutluluğun sallandığımız bir salıncak olmadığını bildiğim kadar...Bu yüzden benim sevdam da bir şiir değildi. Ve ben senin, bu sevdanın bir şiir olduğunu düşünen satırlarından geldim sevgili, sevdayı bir şiir gibi yaşayan satırlarından..
Artık gidiyorum desem de, nereye gidebileceğimi ben de bilmiyorum ya da bildiklerimi senden gizlemeyi tercih ediyorum. Senden uzaklaştıkça sana daha da yakın olduğumu hissetmem, gidebilecek hiçbir şehir ve yön bırakmıyor bana. Bir uçağın sesini duyuyorum, çok yakınlarımdan geçiyor. Üç dört saat sonra, senin yaşadığın şehrin içinden de geçebilir belki. Sen de aynı sesi duyar mısın acaba..? Bir tek beni duymuyorsun, beni işitmiyorsun gibi. İşte bu yüzden, ben senin, artık beni duymayan satırlarından geldim sevgili. Beni artık hiç duymayan satırlarından..
Biliyor musun, ben sana kavuşmayı değil, sana kavuşmayı düşlemeyi sevdim..Bu yüzden de ben senin bu düşleri kanattığın satırlarından geldim sevgili, bu düşleri delik deşik yaptığın satırlarından..
Gülüşlerinle alkışla beni, yeter..Çünkü seni sevdiğimi bilen ve bilecek olan satırlarından geldim..şimdi de seni, dahası bizi, o satırlarda bırakarak gidiyorum...
Ama sen ne olur, ne olur gülüşlerinle alkışla beni..seni yürekten sevmiş olduğumu bilen satırlarından geldim..!
Uzayıp gider bir kent'e bu yollar uzanır gider... Bir vefalı yar göğsüne yaslanmış ıslanmış gözlerim uslanır gider. Böyle ağladıkça sana sitemlerim, hüzünlerim,hasretlerim çoğalır gider.. Giderken ardında bir telaş alır beni Vurur beni hedefinde kederin... Unutulur gider.
Ve mevsimler kokusunu siler üstümden sonra çiçekler susar ışıklar susar gözleri dolar dolar boşalır mevsimi bir yanlızlık alır ve mevsimler yanlız kalır yokluğunda çiçekler kurutulur gider...
uzayıp gider yüreğimdeki göç yolları üstünde telaşlı suratlar kahır beklentiler soluk tebessümler sızlayıp gider sızlamalarım yarım kalır yollarda yollar yorulur gider...
ne den le rim iz bulur (b)izi sonra sorgular sorgular sorulur gider..
göç yolarında mevsimsiz ve kimsesiz kaçar yorulur çoşar durulurum hayallerim hedefinde geçmişin hayallerim vurulur gider....
sonra kısalır; gittikçe yollar sevdikçe aşk yaşadıkça ömrümüz içtikçe kısalır cigaramızda efkarımız artmakta sevdikçe aşk'a zai lakin yüreğimiz yanmakta kor olur kül olur yangınlar yangınlar savrulur gider....
sonrası yanlızlık hep yanlızlıktır tekilsen iki kişilik sevdiysen çoğul yanlızlıklar aynaya her bakan bir çift gözdür ayna ayna söyle bana benden daha yanlız varmı (dün)ya da yarın utanır aynalar _da yanlızlıktır. aynalar da kırılır gider....
söz verirsin kendine bir dost,biraşk,bir kederim olacak benimde öz(ün) olursun söz(ün) olursun aşklar küllenir keder yıllanır dostlar evlenince sonra sözler kalır geriye sözlerde tutulunca gider...
sonra döneriz kendimize bir kaç satır bir kaç dize yazı veririz defterimize yazılanlar kitap olur kitaplarda okunur gider...
bir tek sen gitmedin gelmeler gitmelere yüz tutmuşken yüzünü unutmuştum enson görüşmeyeli kaç dün oldu kaç yarın kaldı geride kaç yarım kaldı elimizde tümlesek... tamlarımızdan bir sevda türese yeniden öznesi olsak gülmelerimizin sebebi hatta sebepsiz gülsek arada bir gülümsesek.. gülmelerde somurtur gider..
uzayıp gider bir kente bu yolar yollar efkarımı alır olmadığın saatlerde efkarım yollarsız kalır sen her aklıma geldiğinde sende durur aklım adımlarım sende durur adımlarım (ku)durur gider...
''gözlerinin uyku hali olmasa uyumayı kim düşler şimdi çok uzakta kaldı o eski gülüşler''
Sus dilim, kanatma dudağı daha fazla, yaralanma. Kayıplar töreninden geçiyoruz, alkışsız yürüyüşler ayağımızda. Şiir uzun yola çıktı, sevilen kırgın ve sessiz. Bitirdim diyor, bizde nelerin başladığını bilmeden. Sus dilim, herkes susarken konuşmak acıtıyor değerleri.
İşte bir şarkı daha yanaştı gözyaşına. Bir gece daha yalnız ve uykusuz. Bir ayrılık daha kapıda, eli kolu dolu, güler yüzlü, duygusuz. Bir tek vedalar seviyor bizi, çok seviyor hem de, terk etmiyor. Onlarla yaşamaya alıştığımız için belki de. Bak işte, bir kadeh daha boşalıyor, devriliyor şişeler, anason kokulu ve zil zurna umutsuz.
ah dilim! Ben sana seviyorum deme demiştim.
Gidelim ne olur, kalmayı beceremiyoruz işte. Nedendir bu ısrar ve inat. Kalk gidelim, biz gitmeyi biliyoruz, çok güzel biliyoruz, en güzel biliyoruz. Yürü gidelim, kalınca dağlanıyoruz, üstümüze yapışıyor bize ait olmayan suskunluklar. Duyuyor musun dilim, davran gidelim. Kalmayı istesek de, tek taraflı istekler doyurmuyor yüreği. Hadi diyorum sana, gidelim. Topla ucunda biriken sevgileri, yalnızlığı, sarılmaları. Neyi bekliyorsun, herkes kal diyemeyecek kadar meşgul, acelesi var öpüşmelerin. Seven affeder, diyorsun, demek ki sevilmemişiz. Yürüsene dilim...
of dilim! Nereye gideceğiz?
Elde avuçta kalan sevgiyi şiirlere ayırdım. Hüznüm uyandırdı bu sabah, alnımdan öptü. Demli bir yalnızlıkla karşıladım günü. Telefonuma baktım, ne mesaj ne de cevapsız arama, süs eşyası olarak büfeye kaldırdım. Geceyi benimle geçiren bir şarkının dudaklarına asıldım, kanattım. İçimde incinmiş bir çocuk, boş gözlerle bakıyor etrafına. Hatasını kabullenen bir yürek daha kaç zaman yaşayabilir sessizlik içinde? ..Ve hatalar insanlara mahsusken, çocuklar neden cezalandırılır sadece sevgi bekleyen yüreklerin gözünde? ...
aman dilim! Bir daha hiç konuşmasan diyorum.
Şehir suskun ve mavi. Sokakların telaşı insanların yüzüne vurmuş. Ne çok insan var, ne çok yalnızlık, ne çok yetişmeme korkusu, ne çok acı...Hiçbir şeye inanmıyoruz artık. İnançları zedelenen ne çok insan var. En ufak bir hatada, silip atıyoruz değer verdiklerimizi. Paylaşılan onca zaman ve sevgi bile görünmez oluyor. Sevgi, artık tek başına birleştiremiyor ayrılan elleri. Şehir...suskun ve mavi. Her şeye rağmen sevgiden korkma diyor. Şehirler acımızı hisseder gibi kollamaya çalışıyor.